1. YAZARLAR

  2. Muhsin Nuraydın

  3. Köyden kente göç hikayesi
Muhsin Nuraydın

Muhsin Nuraydın

Yazarın Tüm Yazıları >

Köyden kente göç hikayesi

1980 yılı sonbaharı. Adana’da, “Çukurova Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu”nda öğrenciydim. 15 günde bir Cuma akşamüstü, iki günlüğüne Antakya’ya giderdim. İki hafta boyunca; Antakya’ya gideceğim o hafta sonuna ulaşmak için günleri iple çekerdim. 

Akşam iner inmez soluğu evin bahçesinde alır, annemin yetiştirdiği ağaçtan birkaç nar toplar ve eve öyle girerdim. Mutfaktan narları doğrayacak ekipmanı alır, salona geçerdim. Aileyle selamlaşma, hasret giderme ritüeli sona erer ermez, annemin tam karşısına otururdum. Ondan öğrendiğim yöntemle1 soyar/dilimler ve ondan sonra karşılıklı keyifli bir sohbetle hep birlikte narları tüketmeye başlardık. 

Sabahleyin uyanır uyanmaz soluğu yine bahçede alırdım. Annemin yetiştirdiği kütür kütür körpe acı biberleri, mükemmel kokulu yerli domatesleri, körpe maydanoz, nane, yeşil sarımsak ve soğanları toplar ve mutfağa geçerdim. Dalından koparılmış taptaze ürünlerle kahvaltı hazırlığına girişirdim. O muhteşem ürünlerle hazırlanmış kahvaltının tadı hala damağımdadır.

KÖYDE YAŞAM

Annem köyde doğmuş. Çok küçük yaşlarda okuma yazmayı sökmüş, bulduğu her satır yazıyı okumuş, bulabildiği her yazılı eseri sular seller gibi okuyup yutmuş ve hep daha fazlasına erişmek için mücadele etmiş. Öğrendiği her şeyi çevresindeki herkese öğretmeye, aktarmaya çaba sarf etmiş. 

besime-nuraydin.jpg

 

Eğitim onun için yaşamda vazgeçilmez; olmazsa kesinlikle kabul edilemeyecek bir yaşam tarzı olmuş. Köyde evlenmiş. Babamla evlendikten sonra 6 yıl köyde yaşamaya devam etmişler. 

Bir yandan, tarla/bahçe/hayvancılık, menglide2 zeytinyağı üretimi, ev işleri, terzilik yaparken; köy çocuklarına okuma yazma öğretmenliğini de üstlenmiş ve bu yolda büyük emekler vermiş. Sosyal yaşamda, kadının toplumda hak ettiği eşit insan statüsünde yer alması için hep mücadele etmiş; ezberleri bozan ve kuşağının öncülü olmuş bir kadın. 

En büyük ağabeyim Fuat doğduktan bir yıl sonra; köyün kültürel ve sosyal yaşamı onu tatmin edemez olmuş. Babamı ikna ederek ellerinde ne var ne yoksa satıp savmış ve şehrin yoluna koyulmuşlar. 

TARIMSAL ÜRETİMDEN KOPMADAN ŞEHİRDE YAŞAMAK

Şehir yaşamı onları kırsal üretimden hiçbir zaman koparmamış. Şehirde açtıkları manifaturacı dükkanı ve annemin yaptığı terzilik ana geçim kaynakları olmuş. 

Ama aynı zamanda yerleştikleri mahalleye 2 km mesafedeki 12 dönümlük tarlayı da evin ihtiyaçlarını karşılamak için düzenli olarak ekmişler. Şu yaşadığımız zamanda; tarlada yaz kış üretilen meyve/sebzeyi taze taze tüketme ayrıcalığının önemini çok daha iyi anlıyorum.

besime-nuraydin4.jpg

 

On iki dönümlük tarladan yılda 3 kez ürün alırlardı. Sonbaharda kışlık sebzeleri eker ve o ürünler sona geldiği anda buğday tohumlarını toprakla buluştururlardı. Mayıs sonu Haziran başlarında buğday kalkar kalkmaz, yazlık sebzeler can bulmaya başlardı. 

İlkbahardan sonbaharın sonuna kadar o tarlada yetişenlerin değerlendirilmesi için yapılan çalışmalar biz çocuklar için her zaman festival tadında, şölen yaşamamızı sağlayan bir zaman kesitiydi. 

Buğday hasadının ardından; buğdayın harmanda koşulması (dövülmesi) zamanı, biz çocuklar için en büyük eğlencenin başlangıcıdır. Kurumuş ve dövülmeye hazır saplar harmana serilir. Öküzlere boyunduruk bağlanır, araya halat şeklinde sağlam deriden yapılmış kalın kayış ve kayış da harman tahtasına (düven) bağlanır. Harman sürmek için öküzlerin çektiği düz tahtalardan yapılma platformun (düven) üstüne çıkarak turlamak, büyük bir eğlencedir. 

Ardından bulgur üretim süreci, dut şerbeti yapımı sırasında bize sunulan lezzetlerin tadına varmak… 

Yaz günlerinde domates/biber salçası yapımı, kocaman acı kırmızıbiberlerin ayıklanarak kış için kurutulması, iplere dizilerek kış için kurutulan bamyalar, kışlık dolma için hazırlanan kuru patlıcanlar... 

Sonbahardan itibaren ise nar ekşisi üretimi, kişberek (bir tür tarhana), dübeyrki (kış için hazırlanan ve kavanozlara sıkı sıkı doldurulduktan sonra hava almayacak şekilde saklanan tuzlu yoğurt) yapımı… Kışlık çökelek hazırlama, incir kurutma, yeşil zeytin kırma ve kurma... 

Kaynatılarak yapılan ve yine hava almayacak şekilde şişelere doldurularak aylarca saklanabilen portakal şerbeti ve limonata yapımı, çeşit çeşit reçeller, marmelatlar, turşu ve şalgam kurulumu. Peynir mayalamak, tuzlamak ve kışa saklamak için kaynattıktan sonra (bir tür hellim peyniri) kocaman cam kavanozlara doldurup saklamak ve daha sayamadığım ya da hatırlayamadığım daha neler neler… 

KÖY MÜ?  KENT Mİ?

Ailemiz 70’li yılların sonlarında bir yol ayrımına geldi. Köy hayatını çok seven, hayvancılık ve ziraattan büyük keyif alan babam; yeniden köye dönüş hayalleri ile valideye köye dönelim baskısı yapmaya başladı. 

Şıh Besima ise (annem) ise bu fikre her zaman şiddetle karşı çıktı. Evet, hala tarımsal üretimi dar alanda da olsa kendi tüketimi için sürdürüyordu. Ama annem şehirdeki yaşamı ve imkanları asla terk edemezdi. Babam ise tam tersi, şehir yaşamının çok sıkıcı ve boğucu olduğunu düşünüyor ve köy yaşamının özlemiyle yanıp tutuşuyordu. 

besime-nuraydin2.jpg

 

Annem köyle ve tarımsal üretimle hiçbir zaman bağlantısını kesmedi, ama köye de dönmedi. 22 Şubat 2013’te şehirde vefat etti. Bir kent ve eğitim/kültür tutkunu olan annem son nefesini verene kadar küçük de olsa tarımsal üretimden, kendisine yetecek kadar olsa da ekip biçmekten asla vazgeçmedi. 

Çocukken bir gün anneme ilk yoğurdun nasıl mayalandığını sormuştum. Annem de ilk nisan yağmurunu toplayıp süte katarsam; maya görevi yapıp sütü yoğurda çevireceğini söyledi. O gün annemin benimle dalga geçtiğini ya da salladığını düşünmüştüm. 

Ancak yıllar sonra TV’de Karakeçili Yörükleri ile ilgili bir belgeseli izlerken Karakeçililer’in baharda (genelde Hıdırellez’de bitkilerin üstünden topladıkları) düşen çiğ damlalarından yoğurt mayaladığını öğrendim ve annemin cevabı aklıma geldi. 

Daha sonra yaptığım araştırmada bahar aylarında bitkilerin üzerinde daha yoğun miktarda laktik asit bakterilerinin olduğu ve bunların havaya dağılarak yağan yağmura bulaştıkları ve bu yüzden Anadolu’nun farklı yerlerinde nisan yağmurları ile yoğurt mayalandığını öğrendim. Annemin derin yaşam bilgisine olan saygım birkaç kat daha arttı.

Yetişmemizde, eğitimimizde, kültürel birikimimizde çok büyük emeği olan; Şıh Selim kızı, Münire'den doğma, sevgili Yamo’muz, annem Besime Nuraydın'ın anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

*** 

1Annem narı büyük bir maharetle mükemmel soyar ve dilimlerdi. Sonra hayranlıkla izlediğimiz bir sunumla önümüze koyardı. Dilimleri birbirinden ayırırken her bir dilim salkımından tek bir nar tanesi düşmezdi. Hem sırt kabuklarını hem de iç tül perde şeklindeki zar kabuklarını ayırırdı. Sonra her bir dilimi boy sırasına dizerdi. Arada kalan az miktardaki nar tanelerini de etraflarına yerleştirirdi. En büyük dilimi horoz (dik), orta boyları tavuk (cece), küçük dilimleri piliç (zeğa) diye adlandırır ve son olarak serptiği taneleri de işte bunlar da civcivler (svayset) diye tanımlardı. Böylece o nar yeme ritüelini bizim için eğlenceli bir oyuna çevirirdi.

2Mengli: Soğuk sıkım zeytinyağı üretiminde kullanılan mekanik düzeneğin yöresel adı.

Önceki ve Sonraki Yazılar