1. YAZARLAR

  2. Muhsin Nuraydın

  3. Birlikte hareket etmek
Muhsin Nuraydın

Muhsin Nuraydın

Yazarın Tüm Yazıları >

Birlikte hareket etmek

Yaşadığımız dünya düzeninde her yatırım girişimi ancak içinde bazı riskleri barındırarak ve o riskler göze alınarak hayat bulur. Canlı yaşamı var olduğundan beri; doğanın kanunları tüm türler için tehlikeler ve risklerle dolu bir düzen içindedir. Tüm canlı varlıklar yaşamak ve neslini sürdürebilmek için birçok tehlikeyi ve riski göze almak zorundadır. Genel anlamda tüm canlılar yaşamını sürdürebilmek için risk alırken, doğası gereği (genetik kodlarının/içgüdülerinin yardımıyla) tehlikeleri minimize ederek hareket ederler. Deli cesaretiyle büyük riskler almak, sadece ve sadece en akıllı canlı türü olarak kabul edilen insanlara özgüdür.  

BİR GREV HİKAYESİ

Yıl 1978. DİSK'e bağlı Beton-iş Sendikası Antakya'da Betonsan fabrikasında örgütlenmiş ve toplu sözleşme yapma hakkı almıştı. Ancak görüşmelerde uzlaşma sağlanamamıştı. Sonbaharda grev kararı alınmıştı. Hazırlıklar yapılırken, Beton-iş Sendikası Antakya şube başkanı fabrika önünde bir grev çadırı kurulması için çadırlarının olmadığını söyledi. Bildik tanıdık birilerinde varsa ödünç bir çadır bulmamı istedi. O an aklıma Kızılay Çadırları geldi. Yoldaşım ve 40 yıllık arkadaşım, can dostum Mehmet Ali Gülüm'ü de yanıma katarak Antakya Kızılay şubesine gittik. Görevliye çok acil bir çadır ihtiyacımız olduğunu söyledim. Görevli beni baştan aşağı süzdü ve “Sen 18 yaşını doldurdun mu?” diye sordu ve çadırı ne için kullanacağımızı sordu. 15 yaşındayım dedikten sonra duraksadım. Tabi, “Grev çadırı olarak kullanacağız” desem, kesinlikle çadırı alma şansımız olmazdı. Ben de küçük bir yalanla inşaat yaptığımızı ve yağmur yağma riski olduğundan dışarıda duran çimento torbalarını korumak amaçlı olduğunu söyledim. Görevli çadırı vermeyi kabul etti. Ancak mutlak surette memur bir kefil istiyordu. Aklımıza DİSK'e bağlı Bank-Sen Hatay temsilcisi ve Yapı ve Kredi Bankası’nda çalışan İlmiddin Dede ağabeyimiz geldi. Mehmet Ali, işyerine gidip ona rica etti ve birlikte Kızılay şubesine geldiler. Onun kefaleti ve 50 lira bağış makbuzu karşılığı çadırımızı teslim aldık. Koca çadırın bir ucundan ben diğer ucundan Mehmet Ali tutmuş ve ağırlığından dolayı çoğu kez caddede sürüye sürüye büyük bir mutlulukla çadırımızı grev alanına taşımıştık. Oraya vardığımızda bizi bir sürpriz bekliyordu. Çadırı teslim alan ve kurmaya başlayan işçi; bıyık şekli, giyim kuşam tarzı ve her haliyle tipik bir MHP’liydi. Oysa bizim için DİSK demek, tamamen en militan devrimcilerin olduğu bir örgüt demekti. Nasıl olur da bir ülkücü DİSK saflarında olabilirdi?* 

EKONOMİ SİYASET YA DA SİYASET EKONOMİ İLİŞKİLERİ

Ülkelerin siyasal düzeninin en belirleyici yapıtaşı ekonomidir. Ekonomik bir faaliyet yürüten her birey, doğal olarak politik oluşumların bir yapıtaşıdır. Piyasa koşulları, bireysel gelir gider ilişkisi, geçim endeksi, üretim ilişkileri, emeğe verilen değer, sermayenin gücü vb. faktörler siyasal yapılanmalarda ve ideolojik tercihlerde önemli bir etkendir. Ekonomideki krizler, piyasada üretim daralmaları, ya da yanlış üretim tercihleri, emeğe verilen değerin düşüklüğü gibi faktörler siyasal iktidarları yönetemez duruma düşürür. İktidarların ekonomik yaşam alanında aldığı kararlar, uygulamalar ülkede yaşayan herkesi olumlu ya da olumsuz anlamda mutlak surette etkiler.

Sermaye birikimi olmayan ve ekonomik olarak dışa bağımlı ülkelerde, her tür yatırım girişimi daha ilk adımdan itibaren büyük riskler taşır. Hele bu yatırımları borçlanarak yaparsanız ucu bucağı görünmeyen karanlık bir tünelde yol almaya başlarsınız. Tünelin sonundaki ışığa erişmek için yol aldıkça; yatırımcı/üretici daha fazla borçlanır. Sonunda öyle bir an gelir ki bu borç batağı içerisinde çırpına çırpına elinde avcunda ne varsa her şeyi kaybetmeye başlar. Ülkemiz bu açıdan sıkıntılı ülkeler arasında sayılabilir. Üretim ve istihdamı artırmak için son 7 yılda yürütme birçok projeyi gündeme taşıdı ve yasalaştırdı. Ancak yapılan yatırımlar (onlarca yıldır olduğu gibi) ağırlıklı inşaat ve hizmet sektörüne kaydı. Bölgesel sorunlar yaklaşık 7-8 yıldır tüm sektörlerde ciddi ekonomik darboğazlara neden oldu. Bu darboğaz özellikle turizm sektörü en başta olmak üzere hizmet üreten (uluslararası lojistik/taşıma, ihracat vb.) işletmelere ciddi darbeler vurdu. 

Doğal olarak ülkemizin en önemli ihracat kalemi olan tarımsal üretim de bu darboğazdan payına düşeni fazlasıyla aldı ve en çok etkilenen sektörlerden biri oldu.  

SESSİZ KALIR VE SEYREDERSEN; SENİ DE SADECE SEYREDERLER

Bütün dünyayı hem sosyal hem de ekonomik olarak alt üst eden Covid 19 pandemisi en büyük darbeyi vurdu ve deniz bitti! Sorunlar derinleşti, katmerleşti. Salgına karşı alınan önlemler; pandemiyi durduramadığı gibi, var olan ekonomik sorunları derinleştirdi. Salgından korunma mücadelesi ile birlikte işsizlik ve geçim derdi ülkemizin en büyük problemi haline geldi. 

İşletmeleri kapatılan insanlar işsiz kaldı. İşletme sahipleri ya iflas etti ya da iflasın eşiğinde. Geliri düşen ya da sıfırlanan tüketicinin alım gücü kalmadı. Ürünleri tarlada zaten para etmeyen çiftçinin ürettiği tarlada kaldı. Herkes feryat ediyor. Ama hiç kimse sesini duyuramıyor. Hepimizin kulakları sağır. Sorunlarını çözmek için çırpınan, mücadele edenleri kendi kaderlerine terk etmişiz. Çeşitli bahaneleri gündeme taşıyarak varoluş mücadelesi verenleri görmüyor, duymuyor, onlara sırtımızı dönüyoruz. Sonra biz feryat etmeye başlıyoruz. Bizi de ne gören ne duyan var. “Sesimizi duymuyorlar” diye sitem ediyoruz. Ülkemizde onlarca yıldır sürdürülen ayrıştırıcı, ötekileştirici dil toplumun ortak davranma ve dayanışma kültürünü yok etti. Hepimiz aynı gemideyiz. Gemi batıyor. Hep birlikte ortak akılla kenetlenerek gemiyi yüzdürme mücadelesi vermek bir yana, ya sessiz kalmayı ya da birbirimizi suçlayarak kötü gidişe seyirci kalmayı tercih ediyoruz. 

Çalışma hayatına yapılan müdahalelerde adalet terazisi şaştığında ve hak arayanların başvuracağı bir merci kalmadığında mağduriyetler oluşur. Ülkede siyasal erk sahiplerinin hukuksuz ve adil olmayan kararlarla açlığa ve yoksulluğa terk ettiği on binlerce kişi, 5 yıldır feryat ediyor. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden hemen sonra siyasal iktidar; ekonomik yaşama direkt olarak müdahil oldu. El konulan işletmeler siyasal iktidarın tercihleri doğrultusunda el değiştirdi. Binlerce kişi el değiştiren işletmelerdeki işini kaybetti. Yine on binlerce insan KHK’larla işinden edildi. Ülkede yüz bini aşkın insan açlığa mahkum edildi. Bütün hak arayışları sonuçsuz kaldı. Hakkını arayan bir avuç mağdur insanı toplum sadece uzaktan seyretti. Umursamadı. Siyasal erk onları ötekileştirdi, radikalleştirdi.

Empati, hoşgörü, sağduyu, saygı, vicdan, dürüstlük, hümanizm, etik davranış vb. “iyi insan” olmanın temelidir. Ülkemizde ve yerküremizin tüm sathında; ancak inanarak, umutla, bilinçli ve akılcı mücadele; hayalini kurduğumuz demokratik, adil, eşit, özgür, doğayla uyum içerisinde ve kardeşçe yaşanacak bir barış iklimini yaratır. Ortak mücadele kültürü en önemli anahtardır. Ülkemizi içine girdiği bu karanlık dehlizlerden en kısa sürede ancak, ortak akıl ile çekip çıkartabiliriz. 

ÖNÜNDE SONUNDA İYİLER KAZANACAK

İnsan soyunun varoluşundan günümüze kadar tarihsel gelişimi genel hatlarıyla inceleyelim. Belli dönemlerde geçici duraklamalar veya geriye düşüşler gerçekleşse de toplumsal bir varlık olarak yaşamını sürdüren insan soyu hemen hemen her alanda hep ilerleme kaydetmiştir. İnsanın yaşam kalitesi sürekli olarak artmıştır. İnsan yaratıcılığının bir eseri olan icatlar, yaşam kalitesinin artmasında en önemli etkenlerdendir. Yaşadığımız yüzyılda teknolojik alanda gerçekleşen büyük atılımlar, yaşamımızı kolaylaştıran çok büyük imkanlar sağlamıştır. Ancak ekonomik ve sosyal ilerlemeler, kazanımlar her zaman büyük mücadeleler ve ödenen ağır bedeller sonunda elde edilmiştir. Genel anlamıyla insanoğlunun ilerlemesinin önüne hiçbir güç set çekemez. Ama ekonomik ve sosyal ilerlemenin itici gücü, verilen mücadeleler ve ödenen ağır bedellerdir. 

Asla unutmayın: Yeryüzünde iyi insanların emeği ve ödedikleri bedeller sayesinde her zaman iyilik kazandı ve yine kazanacak. 

Bu karabasan gibi karanlık günler tükenecek. Pırıl pırıl aydınlık günlere sevgiyle açacağız penceremizi.

 

*DİSK saflarında yer alan ülkücülerin hikayesini; o dönem Beton-İş Genel Başkanı olan sayın Erdoğan Şenel’in anlatımıyla aşağıda paylaşıyorum.

“…Oysa içinde yaşadığımız toplum olarak yüzlerce yıldır insanlığın biriktirdiği kültürel dokunun güzelliğinin üstünde yaşıyoruz. Ama nedense folkloruyla, türküleriyle, ezgileriyle bize miras bırakılan bu güzel coğrafyada insanlığın bize bıraktığı güzellikleri yaşamak varken, kendi ürettiğimiz kin ve nefretin karanlığında neredeyse kaybolup gideceğiz.

Bana göre bunun en önde gelen nedeni birbirimizi anlamada zorlanmamız; cehaletin karanlığında edindiğimiz ön yargılarımızın hayatımıza yön vermesi.
Halbuki, hepimizin kaygısı, tasası aynı. Barış içinde, dirlikli insanca bir yaşam.
Aslında bunu pekala başarabiliriz. Yeter ki birbirimizi doğru anlamayı, kendimizi doğru anlatmayı deneyelim.

Biz seksen öncesi sendika çalışmalarımız sırasında bunu denedik ve başardık. Anlatayım.

1978 yılıydı. O sıra sendikamız Antakya’da prefabrik konut üreten bir fabrikada örgütlenmişti. İşveren görüşmelere olumlu yanıt vermeyince greve çıktık. Fabrika iki kısımdı. Bir üretim yapılan yer, bir de montaj sahası. Ancak işçilerin büyük çoğunluğu üretim yapılan yerdeydi. Biz asıl orada örgütlüydük. Montaj sahasında çalışan işçilerin hepsi ülkücüydü. O sıra onları örgütlemenin ‘zor olacağını sanıp’ düşünmedik.

Uzatmayayım. Biz fabrikada greve çıktık; ancak montaj sahası çalışıyordu. Aslında işvereni sözleşmeye zorlamamız için üretim yapılan fabrikada yapılan grev yetecekti ama montaj sahasında çalışma devam ettiği için greve çıkan işçilerin morali bozuluyordu.

Bunu fark edince o ülkücü işçileri de greve dahil etmek istedik ama çalıştıkları yerde bunu başarmak zordu. İşveren “Kavga çıksın da grev kırılsın” diye dört gözle bekliyordu.

O sıra birlikte olduğum arkadaşım Mustafa Köse’ye “Bunların köylerine gidip görüşelim” dedim. O “Başkan o köy hep MHP’li. Valla bizi sağ çıkarmazlar” dese de ben “Grevin başarısı için başka çare yok. Bu yolu deneyeceğiz” deyince o da “Tamam” dedi.

O işçilerin köyü dağ başındaydı. Yürüyerek iki saatte gittik. Köyün içinde küçük bir meydan vardı. İleride kahveye benzer bir yapı gördük. Oraya yöneldik. Kapıdan içeri girince arkadaşımın haklı olduğunu anladım. Kahvenin duvarları Türkeş’in resimleri ve kurt resimleriyle kaplıydı. İçeride bir köşede bizim sarkık bıyıklarıyla grevi kıran işçiler ve başka gençler vardı. Diğer köşede de ihtiyarlar.

Biz kapıdan girince bizim grevi kıran işçiler ve diğer gençler “Bunların ne işi var burada?” der gibi bakınırken ben arkadaşımla birlikte ihtiyarların olduğu masaya yöneldik ve “Selamünaleyküm” diye selam verdik. İhtiyarlar “Aleykümselam! Buyrun” deyince buyurup oturduk yanlarına.

O sırada öteki köşeden iki üç genç gelip “Bunlar komünist ya!” derken ben ihtiyarlara “Dayılar. Biz Antakya’daki fabrikada grev yapan sendikanın yöneticisiyiz. İşçilerin hakkını arıyoruz. Ama sizin gençler grevi kırıp patrona güç veriyor” dedim. İhtiyarlardan biri o gençlere “Durun bakalım. Tanrı misafiri olarak geldiler. Bir soluklansınlar. Dinleyelim bunları” deyince biz rahatladık.

Oraya niçin geldiğimizi; amacımızı, işçiler birlik olursa haklarımızı daha kolay alabileceğimizi anlattık. Tabi, sohbet epey sürdü. O ihtiyar bize tepki gösteren işçilere “Doğru mu başkanın söyledikleri?” deyince onlar da “Doğru. Biz greve katılmadık” dedi.

İhtiyarlardan bir başkası “Ula oğlum. Bu işler birlikle olur. Sizin ne işiniz var patronun yanında. Onlar sizi birbirine düşürüp keyfine bakar. Bak başkan ne güzel anlattı. Yarından tezi yok; greve katılacaksınız” dedi. Bize de “Siz selametle gidin. Yarın bizim çocuklar yanınıza gelir” deyince sevindik tabi. 

Sonra vedalaşıp geri döndük.

Ertesi gün o işçiler de katıldı bize. Hep beraber Nazım’ın posteri önünde halay çektik. Çabuk kaynaştılar ve işveren sonunda sözleşme imzalamayı kabul etti.
Burada bizim yaptığımız, onları doğru anlayıp; kendimizi onlara doğru yerde doğru bir dille anlatmaktı.

Bu örneğin benzerini aslında hepimiz günlük yaşamda farkında olmadan yaşıyoruz. O farkında olmadığımız yaşamların içinde etnik kimlik ve inanç farklılıklarına rağmen akrabalıklar, dostluklar, iş arkadaşlıkları kurmayı başardık. Ortak kültür oluşturduk ama farkına varmadan.

Onun için kolayca siyaseten bölünüp, birbirimize düşman ediliyoruz. Birbirimizle çatıştırılıyoruz.”
Erdoğan Şenel

 

**Bu anıda ismi geçen her iki değerli insan da artık aramızda değil. Yeri gelmişken hem Erdoğan Şenel, hem de İlmiddin Dede ağabeylerimin anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar