1. YAZARLAR

  2. Muhsin Nuraydın

  3. Bir marul öyküsü
Muhsin Nuraydın

Muhsin Nuraydın

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir marul öyküsü

Tüketicilerin en büyük amacı; güvenilir,  kaliteli ve ekonomik gıdaya erişimdir. Ancak günümüzde, özellikle İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde bu amaca ulaşabilmek neredeyse imkansız. 

Üretici ise daha az üretim maliyetiyle üretmek ve iyi fiyatla ürününü satmak derdinde. Bu da doğal olarak sağlıklı ve kaliteli üretimin önündeki en büyük engel. Ancak maalesef mevcut düzen çiftçinin de bu amaca ulaşmasına izin vermiyor. 

Örneğin Mersin’de bir semt pazarına giden tüketici; bir marulu en az 4 TL’den satın almaktan şikayetçi. Hemen o pazar yerinin 500, 600 metre uzağındaki tarlada üretim yapan çiftçi ise ürününü 1 TL’nin altında bir fiyatla satmak zorunda kaldığı için mutsuz. 

İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde ise uçurum daha da derinleşiyor. Buralarda tüketici ortalama bir marula minimum 7-8 TL civarında ödemek zorunda. Üstelik haklı nedenlerle o satın aldığı ürünün doğal ve sağlıklı olduğundan da emin değil. 

Fiyat meselesi zaten her zaman bu ülkede ciddi bir problem oldu. Hal fiyatlarında yapılacak basit bir araştırma bile bunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Şu anda güncel fiyatlara baktığımızda; Tarsus, Mersin hallerinde 1 TL ile 1,50 TL çıkış fiyatı olan marul Ankara ve İstanbul hallerinde 2,50 TL ile 4 TL gibi iki kattan fazla fiyatla alıcı buluyor. 

nuraydin-marul.jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

LEZZETLİ MARUL NASIL YETİŞİR?

En leziz marulu nasıl yetiştirdim? 15 Temmuz darbe teşebbüsünün yaşandığı 2016 sezonunda, Bodrum Gümüşlük’te alakart aşçı olarak çalışıyordum. 16 Temmuz’da tatilcilerin neredeyse yüzde 90’ı bölgeyi terk edip evlerine döndü. 
Tatilciler dönünce işler bıçakla kesilir gibi kesildi. Patron yaklaşık bir hafta kadar bizi idare ettikten sonra eski potansiyeli yakalayamayacağını anladı. Dokuz kişilik kadronun, içlerinde benim de olduğum yedisinin işine son verdi. 

Ardından 26 günlük geçici sözleşmeyle İtalyan mutfağı yapan bir kafede iş buldum. Burada çalışma sürem dolduğunda ise 22 Ağustos’ta benim için de sezon erkenden kapanmış oldu. Antakya’ya gittim ve hemen bahçem için kolları sıvadım. 

Bir yıl önce ektiğim marullardan (tohumluk olarak ayırmıştım) elde ettiğim tohumları bu kez erkenden toprakla buluşturdum. Bir süre sonra tarlaya hayvan gübresi sererken; tarım danışmanım, ablam* duruma müdahale etti. Mutlak surette marula suni gübre (Zibl-Frenci/şeker gübre) atmam gerektiğini söyledi. Ben bunu kesinlikle reddedip “İlkel yöntemlerle ve sadece doğal gübre ile üretim yapacağım” dedim. 

nuraydin-mufide-abla.jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ekim ayının sonlarında marullarım yetişti. O günlerde İstanbul’da yaşayan oğlumun talep ettiği yöresel kışlık yiyecekleri göndermek için koliler hazırlıyordum. Salça, zeytin, zeytinyağı, nar ekşisi, sumak, kekik vb. gönderecektim. 

Hazırladığım üç kolinin birinde biraz boş yer kalmıştı. Hemen bahçeden hasat ettiğim 5-6 marulu da o boşluğa yerleştirdim ve İstanbul’a giden ilk otobüse vererek kolileri yolladım. 

Birkaç gün sonra telefonum çaldı. Arayan oğlum Bener’di ve “Baba bize yolladığın bu marullar nasıl bir şey? Bunların çeşidi ne?” diye sordu. 

Herhalde beğenmemiş diye düşünerek bir an duraksadım ve şaşkınlıkla “Evlat özel bir çeşit falan değil. Bildiğimiz yerli marul işte. Ne oldu ki? Beğenmedin mi? Nesi var marulun?” diye sordum. Oğlum, “Hayır baba. Tam tersine hayatımda ilk kez bu kadar lezzetli bir marul yiyorum. Bizim İstanbul’da aldığımız marullardan çok daha lezzetli. Bu farklılığın nereden kaynaklandığını merak ettiğim için sordum” dedi.

***

*Büyük ablamın hepimizin üstünde çok büyük emeği vardır. Müfide ablam ve en büyük ağabeyim köyde doğmuşlar. Ebeveynimiz 1954 yılında; ablam 4, ağabeyim 1 yaşındayken köyü terk edip, Antakya’ya yerleşmişler. Peder ve valide arkasında bir göz odası olan bir dükkan kiralayarak kumaş satmaya başlamışlar. O bir göz oda yaşam alanı ve aynı zamanda annemin dikiş atölyesi olarak kullanılmış. Annem tüm gün dükkanda çalıştığı gibi, akşamları da gece yarısına kadar o tek göz odada terzilik yapmış. İki yıl sonra Mehmet ağabeyim de dünyaya gözünü açmış. Annem hem dükkan/terzilik iş yükü, hem ev işi ve çocuklarının bakımının zorluğu altından kalkamaz hale gelmiş. Ablam 9 yaşında ilkokul 3. sınıftayken okuldan alınmış. Ev işi ile birlikte üç kardeşinin (1959’da Münire ablam da aileye katılmış) tüm sorumluluğu ablamın omuzlarına yüklenmiş. 1968’de nişanlamışlar. Damat adayı Fransa’da gurbetçi bir işçiydi. Altı yıl nişanlı kaldılar. Çünkü “kardeşlerin daha küçük, bakıma ihtiyaçları var. Biraz büyüsünler öyle evlenirsin” diyerek nikaha bir türlü izin vermemişler. Hep evlenip Paris’e giderim hayaliyle yıllarca beklemiş. Nikahtan sonra eniştemiz “senin işlemlerini yapar yapmaz, yanıma aldıracağım” diyerek düğün yapıldı. 20 yıl sonra ablam köyde tek göz bir odaya gelin olarak gitti. Eşi Fransa’ya döndükten iki ay sonra kesin dönüş ile köye geldi. Uzun yol kamyon muavini (her sefer en az 14-15 gün sürer ve 1, 2 günlük dinlenmeden sonra yine işi gereği evden giderdi) ve ardından şoför olarak çalışmaya başladı. 20 yıl şehirde yaşamış ablam tüm çilekeş köy kadınları gibi; tarla, ahır, ev, çocuk işlerinin hepsini omuzlayarak 32 yıl köyde yaşadı. Köyde tarlada çalışarak; ekip, biçerek edindiği deneyimleri benimle paylaştığı için de ablam için her zaman “tarım danışmanım” derim.

Önceki ve Sonraki Yazılar